iletisim@gonullerdebirlikvakfi.org.tr
0 (312) 312 18 88
BAĞIŞ YAP

SAKLI KALMIŞ BİR BÜYÜK DESTAN: KÛTÜ’L-AMÂRE ZAFERİ – Dr. Mehmet GÜNEŞ

Kutul Amare GBV

 

Beş bin yıllık geçmişi bulunan Türk Milleti’nin tarih sayfalarında; nice büyük zaferlerin, imkânsız gâlibiyetlerin, ihtişamlı direnişlerin, mûcizevî kahramanlıkların ve gönül fetihlerinin bulunduğu âşikâr bir gerçektir. Bununla birlikte Türk tarihinin, unut/tur/ulmuş destanlara şâhitlik ettiği de erbabınca mâlumdur.

Osmanlı Türklerinin Birinci Dünya Savaşı’nın Irak Cephesi’nde kazandığı, Çanakkale’de olduğu gibi Mehmetçiklerimizin imkânsızı, en büyük imkân olan îman ile mümkün kıldığı ve İngilizlere tarihlerindeki “en aşağılayıcı” mağlûbiyeti tattırdığı Kûtü’l-Amâre Zaferi de saklı kalmış destanlarımızdan birisidir.

Yüz yıl önce 29 Nisan 1916 tarihinde kazandığımız Kûtü’l-Amâre Muharebesi; çok az kimsenin bildiği, birçoğumuzun hakkında yeterli mâlumat sahibi olmadığı, ismini bile doğru dürüst telâffuz edemediği ve hatta adını dahi hiç duymadığı çok önemli bir zaferdir.

Kûtü’l-Amâre; Basra’nın 350 km kuzeyinde, Bağdat’ın 170 km güneydoğusunda, Dicle Nehri’nin sol kıyısında, Dicle ile Fırat’ı birleştiren Şattü’l-Hayy (el- Garrâf) Kanalı’nın Dicle tarafındaki ağzında[1]  ve Bağdat ile Amâre arasında[2] bulunan küçük bir kasabadır.[3]Kûtü’l-Amâre; Dicle Nehri’nin büyük bir kavis yaptığı U şeklindeki birkıvrımında kurulmuş olan, yâni üç tarafı ırmakla çevrili ve önünde 1200 metrelik berzah bulunan bir yerleşim yeridir.

Kûtü’l-Amâre Zaferi; Bağdat’ı almak için Irak’ın kuzeyine doğru hava destekli ilerleyen İngiliz kuvvetlerinin -Bağdat’a 30 km mesafedeki- Selmân-ı Pak’ta durdurulmasının ardından, 25 Kasım 1915 tarihinde geri çekilmek mecbûriyetinde kalan düşman askerlerinin 7 Aralık’ta Kûtü’l-Amâre’ye kaçıp sığınması ve onları kuşatan Mehmetçiklerimizin yaklaşık beş ay süren muharebe ve muhasara sonunda İngiliz 6. Tümeni’nin tamamını29 Nisan 1916 günü esir almasıyla neticelenen çok net bir galibiyet[4] ve“Osmanlı’nın Son Zaferi”dir.

Yıllar yılı unut/tur/ulmuşolan Kûtü’l-Amâre Zaferi; mübârek ecdadımızın kanıyla yazıp, canıyla mühürlediği saklı kalmışbir destan; İngilizler içinse-Osmanlı’dan kat be kat fazla asker ve teçhizata sahip olmalarına rağmen- savaş tarihlerindeki en fazla esiri verdikleri “yüzkarası bir hezîmet”tir.

Çanakkale’nin öz kardeşi olan Kûtü’l-Amâre Zaferi,dünya tarihini -Çanakkale Zaferi’yle birlikte- çok önemli ölçüde etkileyen ve “Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı”[5]için nisyâna terkedilen çöle gizlenmiş bir destandır.

Tarihimizin tozlu sayfaları arasında kalan ve 1945 yılına kadar Silahlı Kuvvetlerimiz tarafından “Kut Bayramı” olarak kutlanan;“Türklere şeref ü şan, İngilizlere kara bir meydan”[6]olan Kûtü’l-Amâre Zaferi’ne;on binlerce İngiliz askeri, kızgın çöl kumları, bu bölgenin bataklıkları,sazlıkları, hurma ağaçları, Dicle ve Fırat nehirlerinin serin suları şâhitlik etmiş; ancak bu zafer; başımızdaki bâzı idâreciler, “Batı’nın yeniçerisi” olan tarihçiler ve bize dikte ettirilmeye çalışılan “tarihimiz” tarafından “resmen” unut/tur/ulmuştur.

* * *

Bir millet için tarihî geçmişe sahip olmak ne kadar önemli ise, o milletin evlatları için;  tarih yazmak, tarihi doğru yorumlamak, tarihî zaferleri ve kahramanları yeni nesillere öğretmek ve “tarih şuuru”na sahip olmak da bir o kadar mühimdir. Çünkü tarihten gelen değerler manzûmesi; millî şuurun şekillenmesine, millî hislerin uyanmasına, mensup olduğu millete duyulan sevginin mânevî bir dinamik hâline gelmesine ve insanların millî kimlik edinmesine vesile olur. Bu îtibarla tarih; geçmişi yargılamak için değil, geçmişin tecrübelerinden istifâde edip geleceği plânlamak için incelenir ve öğrenilir. Zâten tarih, bugünü “ibrâ” etmek için değil, dünü “izâh”, yarını “inşâ” etmek için gereklidir. Bu sebeple Alman tarihçi Troçke;  “Tarih;sadece geçmişi öğrenme ilmi değil, aynı zamanda geleceği kurma sanatıdır” demiştir.

Tarihle bağımızı kopardığımız, tarihin bâzı dönemlerini yok saydığımız ya da tarih şuuruna sahip ol/a/madığımız takdirde hâl-i pür melâlimizin,

“Mâzî cadı hâlinde yaşar öldürülürse,

Âtî kararır altına mâzî gömülürse.”[7]

dizelerinde ifâde edilen ahvâlin bir benzeri olacağı da çok açıktır. Çünkü tarih ilmine hakkıyla vâkıf olmak ve tarih şuuruyla hâdiseleri değerlendirmek; tarihin tozlu sayfalarında kalmak veya geçmiş zaman tünelinde yaşamak değil, şimdiki zamanda yaşadığının şuurunda olup geçmişte yatan gerçeklerin ışığında gelecek zamana dâir sağlam değerlendirmeler yapmakve mâzîden alacağımız derslerle istikbâlimizi aydınlatmaktır. Çünkü tarih şuuruyla olayları yorumlamak;“Ne kadar geriye bakarsanız o kadar ileriyi görebilirsiniz.”[8]sözünün ne anlama geldiğini hakkıyla kavramak,“Kökü mâzîdeki âtî”  olmak ve geçmişle bugün, bugünle gelecek arasındaki kesintisiz münâsebeti daha iyi kurmak demektir.

Milletlere tarihlerini unutturmak, bir bakıma onların mahvına çalışmaktır. Çünkü millî tecrübelerin toplamı hükmünde olan târihî hakikatlerden mahrum kalan milletler, yarınları sağlam zeminler üzerine binâ edemezler. Yâni toplumlar, temelsiz bir geçmiş üzerine sağlam bir gelecek kuramazlar. Bu sebeple tarihî geçmişi bulunmayan -meselâ ABD gibi- nevzuhur toplumlar, kendilerine “bir tarih ihdâs etme” gâyesiyle “Kuzey-Güney Savaşı”gibisığır çobanlarının çıkar kavgalarını bile -tarih yazmak adına- destanlaştırmak mecbûriyetinde kalırlar ve hormonlu bir tarih ile mensubiyet şuuru oluşturmak için kapılar açıp, köprüler kurmaya çalışırlar.  Çünkü tarihsizlik, toplumlar için çok büyük bir tâlihsizliktir…

Tarihi olup da tâlihi olmayan aziz Türk Milleti’nin son yüzyıllık geçmişi kalın bir sis perdesiyle kaplıdır. Tarihimizi; ilmî ve objektif bir bakış açısı yerine, belli ideolojiler doğrultusunda şekillendirenler, kişileri ve olayları istedikleri şekilde gösterebilmek için bir senarist mahâretiyle çalışırlar vegeçmişte yaşanan olayları ilmî, ahlâkî ve entelektüel hiçbir kural tanımadan kendi arzuları istikametinde kurgularlar / kurgulamışlardır/kurgulamaktadırlar…

Yakın tarihin uzak detayları arasında bir siluet şeklinde duran bilinen hâdiselerin bilinmeyen yüzleri yanında;  ters yüz dilmiş hakikatlerin, nisyâna terkedilmiş olayların, üzerleri örtülmüş destanların, çarpıtılmış gâlibiyetlerin ve unutturulmuş nice zaferlerin de bulunduğu tarihî bir realitedir.

Hakîkatin hikâyesi olan târihî gerçekleri ilelebet saklamak ve yeni nesillerin öğrenmesine mânî olmak aslâ mümkün ol/a/madığı gibi, fiilî gerçekleri yok saymak, tahrîf etmek, “izm”lerle “idrâkimize deli gömlekleri giydirmek”[9]içinmâzîyi ‘arzu hükmün babasıdır’ anlayışıyla bugünden şekillendirmek,olayları görmek ve göstermek istenen birbiçimde anlatmak ve yazmak, yâni tarihe ve tarihçiye bâzı “şey”leri inkâr ettirmek de -en hafif ifâdeyle- gerçekleri çarpıtmakla eş anlamlıdır. Zâten yaşanmış tarihi yok sayıp,hâdiseleri jakoben bir pencereden görmek ve göstermek de ancak belli bir zaman dilimi için mümkün olabilir. Çünkü ihtiyar tarihin; zamana karşı direnmek, geç de olsa geçmişte yaşananları dosdoğru bir şekilde duyurmak gibi çok önemli bir özelliği bulunmaktadır. Kezâtarihî hakikatlerin her türlü perdelemeye, karartmaya ve engellemeye rağmen; -biraz geç olsa ve yavaş mesâfe alsa da- mutlaka ortaya çıkmak ve ilelebet saklı kalmamak gibi değişmez bir îtiyâdıda vardır.

Bu îtibarla yakın tarihin yaşanmış gerçeklerinin; karanlık gecelere hançer olan müjdeli şafaklar gibi her türlü sis perdesini bir gün mutlaka yırtacağı; manipüle edilen tarih anlayışına ve kapıkulu tarihçilerin yalanlarına hakikatin değişmez mührünü er-geç vuracağıveunut/tur/ulan hâdiselerin belli bir süre sonra bir şekilde hatırlanacağı veya ister-istemez gün yüzüne çıkacağı da muhakkaktır.

Mâzîde yaşanan gerçeklerden değil de, bugünden geçmişe bakmak, miyop ve hipermetrop nazarlarla tarihî hâdiseleri okumak, millî hâfızamızın bir bölümünü çeşitli niyet ve gâyeler için dumûra uğratmak ve inkârı mümkün olmayan gerçekleri de unutturmak gibi beyhude çabalar en fazla “yatsıya kadar”  hükümrân olacaktır. “Hâfıza-i beşer nisyân ile mâlul” olsa da, tarihin “ana belleği” her şeyi kaydedecek ve hiçbir şey ilelebet unutturulmayacaktır…

Cemil Meriç’in o veciz ifâdesiyle söyleyecek olursak; “Mührü sökülmemiş bir hazine olan tarihimiz”in şâhitlik etmesiyle; mâzîde yaşanmış olan olaylar, büyük kahramanlıklar ve fason kahramanlar elbette gerçek yüzleriyle arz-ı endam edecektir. Zîrâ târihî gerçekler; makyajlanmış yüzleri, uydurulmuş hikâyeleri, çuvala sığmayan plânları, katmerli yalanları ve geçmişte yaşananları zaman içinde bütün çıplaklığıyla ortaya döker / dökülmüştür / dökecektir. Zîrâ ihtiyar tarihde hakikatlerin meydana çıkmasını belki imhâl edecek (mühlet verecek), ama aslâ ihmâl etmeyecektir…

Uzun süredir şeytan taşlamaktan tavaf yapmaya fırsat bulamayanbu aziz milletin ufkuna çekilen sis perdeleri dağılmaya yüz tutmuş, artık kara bitmiş,  târihî hakîkatlerin bütün detaylarıyla müşahâde edildiği gün gelmiş ve zâten “Gözü olana gün ışımıştır.”[10]Hâl böyle olunca da;“Cebel-i Hira’nın evlatları”, “Olimpos’un veletleri”nintasallutunu artık kıracak, şâirin;

“Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara
Barışta düştü üstüme gölge gölge haç…”
[11]

dediği hâl-i pür melâle -inşaAllah- “Ötüken’den yola çıkan, Mekke’nin Tevhid nuruyla yıkanan” Ahmet Yesevî’nin ahfâdı olan alperenler son verecek ve Allah(c.c.)’ın izniyle de Müslüman Türk gençliği demilletimizin idbârını ikbâle çevirecektir.

Bidâyette de ifâde ettiğimiz gibi; yok sayılmış, bilerek yanlış tanıtılmış ya da ters yüz edilerek karalanmış nice kahramanlarımızın yanında; öğretilmemiş, inkâr edilmiş, tornadan geçirilmiş veyamuktedirlerin işine gelmediği için hiç hatırlanmamış ya da unut/tur/ulmuş çok önemli târihî zaferlerimiz de vardır.

İşte,I. Dünya Savaşı sırasında, 29 Nisan 1916 tarihinde İngilizlere karşı kazandığımız -ve bu ay yüzüncü sene-i devriyesini idrâk ettiğimiz-  Kûtü’l-Amâre Zaferi de böylesi çok önemli bir gâlibiyet ve saklı kalmış bir büyük destandır.  Britanya İmparatorluk tarihinin en ağır hezimeti olan Kûtü’l-Amâre Zaferi; MehmetçikleriizinÇanakkale’den sonra İngiliz birliklerine karşı kazandığı çok önemli bir başarı ve Miralay Halil Bey’in Selmân-ı Pak’ta Mehmetçiklerimize verdiği; “Ateşle beraber süngü hücumuna kalkılacak ve düşman, sağ tarafından vurulacaktır. Çarpışma ölene kadardır!” emrinin ardından İngilizleri kovalamaya başlayan Türk ordusunun Majestelerininaskerlerine vurduğu ikinci bir Osmanlı tokadıdır.

Birinci Cihan Harbi’nin Irak Cephesi’ndeki târihî muharebelerdenbirisi olanKûtü’l-Amâre kuşatması;  General Townshend komutasındaki İngiliz tümeninin Bağdat’ı almak için yaptığı ileri harekâtın mağlûbiyetle sonuçlanması neticesi Dicle kıyısındaki Kûtü’l-Amâre’ye kaçıp sığınması veİngilizlerin Albay Nurettin Bey komutasındaki birliklerimiz tarafından muhasara edilmesiyle 7 Aralık 1916 tarihinde başlamıştır. Bu tarihten sonra İngilizlerinGeneral Townshend ve askerlerini kurtarmak için çok büyük birliklerleyaptığı taarruzlar, kuşatmayı yarmak için yapılan harekâtlar, Felâhiye’de gerçekleşen dört ayrı muharebeve kuşatma sırasında meydana gelen çok kanlı çarpışmalar muhasarayı kırmaya yetmemiştir. Irak Kuvvetler Komutanı GeneralPercyLake’nin Kûtü’l-Amâre’de kuşatma altında tutulan İngilizlere Dicle Nehri’nden ve havadan yaptığıgıda, iâşe ve mühimmat yardımları da hüsranla sonuçlanmıştır. 7 Aralık 1916 tarihinde başlayan muhasara ve kuşatmayı bertaraf etmek için yapılan saldırılar, huruç harekâtı ve  çarpışmalar sırasında düşman 40.000 askerini kaybettiği gibi,kuşatma altında açlık, ateş ve ölüm üçgeninde kalan İngilizler, girdikleriKûtü’l-Amâre kapanından da kutulamamışlardır. Ve 4 ay 23 gün süren bu muhasaradan sonra General Townshend komutasındaki İngiliz birlikleri 29 Nisan 1916 günü Mehmetçiklerimize kayıtsız-şartsız teslim olmuştur.

Kûtü’l-Amâre Zaferi’nde Mirliva Halil Paşa komutasındaki ordumuz;“5’i general, 476’sı subay, toplam 13. 309 asker”[12] denoluşan6. İngiliz Tümeni’nin tamamını esir almıştır. Osmanlı Türkleri Çanakkale’den sonra, İngiliz ordusuna o güne kadar hiç yaşamadığı, -İngiliz basınının kullandığı tâbirle ifâde edecek olursak- “yüz karası bir yenilgi”yi tattırmıştır.  Zîrâ Kûtü’l-Amâre Muharebesi, İngiliz harp tarihinde, bu kadar çok askeri bir arada tutsak verdiği tek muharebedir.

Bundan tam bir asır önce İngilizlerin başına  “13.309 çuval geçirdiğimiz” Kûtü’l-Amâre Zaferi, 29 Nisan 1916 günü, Halil Paşa’nın yayınladığı tebliğle“Kut Bayramı”[13]olarak îlan edilmiş ve bu bayram1945 yılına kadar Türk Ordusu tarafından da coşkuyla kutlanmıştır.

Sonraki yıllarda neler mi olmuştur?

II Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan gelişmeler ve özellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin 7 Ağustos 1946 tarihli Boğazların statüsüyle ilgili bize verdiği nota ve hükümranlık haklarımıza gölge düşüren istekleri Türkiye’yi Batı devletleriyle işbirliğine iyice yöneltmiş ve ülkemizin İngiliz-Amerikan yörüngesine tam anlamıyla girmesine de resmenzemin hazırlamıştır.

Zâten 1945’li yıllar Türk dış politikasında keskin bir kırılmanın daha yaşandığı yıllardır. Şöyle ki; II. Dünya Savaşı öncesi, tıpkı I. Cihan Harbi’nden evvel bedelini peşin olarak ödeyip İngiltere’den sipariş ettiğimiz“Sultan Osman” ve “Reşâdiye”zırhlılarımıza el konması gibi, Britanya İmparatorluğu tarih boyu süren gasp alışkanlıklarını devam ettirmiş; İngilizler yapımı biten ve parası ödenen “Muavenet Muhribi”niısrarlı taleplerimize rağmen ordumuzavermemiştir.  Çünkü İngilizler“Muavenet Muhribi”ni İkinci Cihan Harbi’nde kullanmış ve savaşı kazandıktan sonra,“yeni bitirilmiş” gibi (?!)1946 yılında törenle Türkiye’ye teslim etmiştir.  Zâten 1945’li-1950’li yıllar, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ABD askerî sistemiyle bütünleşmesinin, birliklerin tanzim ve restorasyonunun İngiltere eliyle yapılandırıldığı yıllardır. Bu yıllar, Truman Doktrini çerçevesinde Türkiye’nin; ABD’den silah yardımı ve mâli destek almaya başladığı, 1949’da Avrupa Konseyi’ne kabul edildiği, 1951 yılında başlayan NATO’ya girme çalışmalarının hız kazandığı ve nihâyet 18 Şubat 1952 tarihinde de NATO’yaresmen üye olduğu bir zaman dilimidir…

Bütün bu kırılmalar ve bir takım yüce (!) maslahatlar dolayısıyla;  Silahlı Kuvvetlerimizin 1916 yılından beri kutladığı Kut Bayramı törenleri de -İngilizlerin yaptığı nâzik (!) ricâlar neticesi- sessiz sedasız kaldırılmıştır. İngilizlerin baskısı o kadar yoğun olmuştur ki, Kûtü’l-Amâre Zaferi ve Kut Bayramı’na yönelik tarihi bilgiler, okullardaki tarih kitaplarından ya kaldırılmış veya iki satırla geçiştirilmiştir. Yâni Kûtü’l-Amâre Zaferi, İngilizlerin hiç unutmadığı bir Osmanlı tokadı, ama ne yazık ki bize unutturulmaya çalışılan bir büyük destandır. Tarihçi Orhan Koloğlu’nun “1842’deki Kâbil bozgunundan beri İngiliz ordusunun yaşadığı en aşağılayıcı hezimet”  diye nitelediği Kûtü’l-Amâre Zaferi; tarihten silinmek istenen Enver Paşa’nın amcası Halil (Kut) Paşa’nın kazandırdığı, dünya tarihinin gidişâtı üzerinde çok önemli tesirleri olan ve milletimize anlatılmayan muazzam birgâlibiyettir.Netice olarak şunu ifâde etmemiz gerekir ki; İngilizlerKûtü’l-Amâre’de, tarihlerindeki en büyük hezîmeti yaşamış, ancak daha sonra öyle bir siyaset izlemişlerdir ki, bu büyük zaferin kahramanları ile torunlarının arasına çok derin uçurumlar oluştur/t/muşlar ve yeni nesillerin mânevî, millî ve tarihî hâfızalarını silmek yolunda, kendileri açısından çokönemli bir zafere(!) imza at/tır/mışlardır…

Bu oryantalist ve emperyalist faaliyetler neticesi; uğruna nice kanlar akıtılan, canlar verilen gönül coğrafyamızın insanları ve topraklarıyla olan ünsiyetimiz zayıfla/tıl/mış ve Î’la-yı Kelîmetullah aşkından neşet eden ruh kökümüz ile milletimiz arasınabüyük bir set çekti/rdi/kleri gibi, Kûtü’l-Amâre Zaferi’ni deyıllar yılı yok say/dırt/mışlardır… Müslüman Türk Milleti’ne düşmanlıkları paslı bir çivi gibi yüreklerinden ve zihinlerinden sökülmeyen Batılı güçler; ne hazindir ki “bin yıllık din ve tarih kardeşliğimiz” olan Osmanlı bakiyesi o insanlara yabancılaşma, müşterek mâzîmizden kop/arıl/ma ve hattadüşman görme ve gösterme vetiresine de her alanda ivme kazandır/t/mışlardır.  Bundan daha elimi ise, her türlü medya, iletişim ve eğitim imkânlarını kullanarak kendi değerlerimize ve tarihimize uzaylı bir turist gibi ya da yüreği kin dolu bir oryantalist gibi bakan, Kıblesi belirsiz, kimliksiz ve kişiliksiz nesiller ortaya çıkar/t/mışlardır ne yazık ki…

Ve Çanakkale’nin ve I. Cihan Harbi’nin Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa olduğundan hiç bahsedilmediği ve onun Çanakkale’nin asıl kahramanı olduğu unut/tur/ulduğu gibi, adı bile doğru dürüst bilinmeyen ve hatırlanmayan Kûtü’l-Amâre Zaferi’nin muzaffer komutanı-Enver Paşa’nın bir yaş küçük amcası-Halil Paşa tarafından Türk tarihine armağan edildiği de milletimize hiç anlat/tır/ılmamıştır…

* * *

Osmanlı Türklerinin İngilizleri Irak’ta perişan etmesi ve Çanakkale’nin ardından Kûtü’l-Amâre Zaferi’nin de kazanılması, dünya tarihinin seyrini değiştirmiştir. Şöyle ki; Çanakkale Savaşı ve ondan bir yıl sonra kazanılan Kûtü’l-Amâre Zaferi;  I. Dünya Harbi’nin 2-3 yıl uzamasına sebep olarak İtilaf Devletleri’neher açıdan çok büyük darbe vurmuştur. Her ne kadar Kûtü’l-Amâre Zaferi, Çanakkale’nin gölgesinde kalsa da, bir İngiliz tümeninin toptan esir edilmesiyle “Güneş Batmayan İmparatorluk”un hem îtibârını sarsmış, hem İngilizlere çok ağır bir mağlubiyet yaşatmış, hem de -Çanakkale Zaferi’yle birlikte-  I. Dünya Savaşı’nın 1-2 yıl içinde değil, dört yıl sonra bitmesine sebep olmuştur.

Kûtü’l-Amâre Zaferi; “Dünyayı yenen güçlerin” de mağlup edilebileceğini,  bir İngiliz tümeninin general, subay ve askerlerinin tamamının tutsak alınabileceğini bütün dünyaya göstermiştir.

Kûtü’l-Amâre Zaferi; Britanya İmparatorluğu’nun sömürge ülkelerindeki bağımsızlık hareketlerinin ilk temellerinin atılmasına, “Majestelerinin askerleri”nin de yenilebileceği noktasında ilk moral motivasyonun oluşmasına; İngilizlerin bütün gayretlerine rağmen Orta-Doğu petrollerinin üzerine ancak iki-üç yıl gecikmeyle oturmasına ve bu arada ABD’nin savaşa girip dünya devleti olmaya namzet bir süper güç hâline gelmesine de vesîle olmuştur.

Kûtü’l-Amâre Zaferi; Çanakkale Boğazı’ndan sonra İran ve Kafkaslar yoluyla İttifak Devletleri’nin Rusya’ya yardım etmesini önlemiş; Rusya’dakiyokluk, yoksulluk ve huzursuzluğun artarak iç karışıklıkların fazlalaşmasına sebep olmuş ve bu gelişmelerin de körüklemesiyle Rusya’da Bolşevik ihtilâli başlamış ve Ruslarkendi başının derdine düştüğü için deHarb-i Umûmî’den çekilmiştir. Böylelikle Kûtü’l-Amâre Zaferi;Rusların93 Harbi’nde (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda) işgal ettiği Doğu Anadolu’daki bâzı vilâyetlerimizi-3 Mart 1918 tarihinde imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması şartları gereğince-terk etmesine dezemin hazırlamıştır.

Hülâsâ Çanakkale’yle birlikteKûtü’l-Amâre Zaferi; Birinci Cihan Harbi’nin dört yıl sürmesine, Îtilaf Devletleri’nin çok büyükmaddî-mânevî zâyiatına ve her açıdan güç kaybederek yorulmasına sebep olmuş; saydığımız ve saymadığımız neticeleri îtibâriyle de I. Dünya Harbi’nin ve dünya tarihinin gidişâtını değiştirmiştir.

* * *

Ölüm ânındaki kuğular son nefeslerini verirlerken; en güzel ve en etkileyici ötüşlerini gerçekleştirirlermiş. Avrupalıların “The last cry of the swan”(Kuğunun Son Çığlığı), ya da “Chant de cygne” (Son Şarkı) diye ifâde ettikleri bu son serenat; bir anlamda Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden ayrılırken muazzam bir final ortaya koyduğu Çanakkale ve Kûtü’l-Amâre Zaferi’ne benzemektedir.  Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda Devlet-i Aliyye’nin dillere destan gurubu esnasında vuku bulan “Kuğunun Son Çığlığı”nın ardından Türk tarihinin beş bin yıllık güneşi batmamış; Yüce Rabb’imizin ihsânı ve Türk Milleti’nin sa’y ü gayretiyle Millî Mücâdele sonrası yeni bir doğuşa vesile olmuştur.  Bu sebepleÇanakkale ve Kûtü’l-Amâre Zaferi,  dünyaya hükmetmiş büyük imparatorluklar içinde sadece Osmanlı Cihan Devleti’ne nasip olan böylesi muhteşem zaferlere imzâ attıktan ve “Son Şarkısı”“âvâze-i bu âleme Dâvud gibi” saldıktan sonra yeni bir diriliş ortaya koyarak,bundan böyle tarih sahnesinde yeni bir Türk Devleti’yle arz-ı endâm edeceğini bütün dünyaya duyurmuştur.

Gerçekten de Kûtü’l-Amâre Zaferi; ‘tarihin kimsesizler mezarlığı’nda defnedilmek istenmesine, yok sayılmasına ve unut/tur/ulmasına rağmen, altı asırlık Ulu Çınar’ın son zevâlinde bütün ihtişamıyla tebellür eden muazzam bir gâlibiyet ve Osmanlı Devleti’nin bütün dünyaya verdiği şânına yaraşır birvedâ selâmıdır.

Kûtü’l-Amâre Zaferi, Mehmetçiklerimizin;18 Mart 1915’teki“Gallipoli” zaferindenbir yıl sonra 29 Nisan 1916’da;kibrin zirvelerinde dolaşan mağrur İngilizlere,  –tarih kitapları üstünde durmasa da, ismini duyurmasa da-o meşhur Osmanlı tokadını vurmasıdır.

Kûtü’l-Amâre Zaferi, büyük kahraman Süleyman Askerî Bey’in Arap aşîretlerinden oluşturduğu gönüllü milislerin İngilizler karşısında yiğitçe bir direniş gerçekleştirdiği, Teşkilât-ı Mahsûsa üyesi bir avuç ideâl sahibi vatanseverin, Uceymi Sadun Paşa gibi kahraman Arap mücâhitlerinin canını dişine takarak çok üstün gayretler gösterdiği, Halil (Kut) Paşa’nın, Miralay (Sakallı) Nurettin Bey’in; Miralay Ali İhsan (Sabis) Bey’in, Binbaşı Ali(Çetinkaya)’nın, Özdemir Bey’in, Asteğmen Mehmet Muzaffer’in ve ismiyle müsemmâ olan Mehmetçiklerimizin akılları durduran kahramanlık destanları yazdığı bir kutsî cihattır.

Kûtü’l-Amâre Zaferi;Anadolu’dan Kıbleye doğru akan Dicle ve Fıratsularının bu büyük kahramanlık hâtıralarınısînesinde sakladığı ve Mirliva Halil (Kut) Paşa’nınifâdesiyle “tarihin bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülâta uğradığı”[14] Osmanlı’nın son kükreyişidir.

Kûtü’l-Amâre Zaferi; İngiliz câsusu Lawrence vâsıtasıyla ifsâd edilip Ceziretü’l-Arab’ta Osmanlı’ya silah çeken Arap bedevîlerin yanında yer almayan, “Muhammedî muştuya nâil olan” Türk Milleti’ne bağlılığını şehit düşerek ispat eden gönüllü Arap milislerin ve Mehmetçikle birlikte cihâd eden Uceymî Sâdun Paşa gibi kahraman Arap süvârilerin; Al-Bayrağın gölgesinde bir araya geldiği, bir inancı, bir umudu, bir yudum suyu, bir kuru ekmeği, bir cepheyi ve bir siperi bölüştüğü, aynı dâvâ ve aynı sevdâ için vuruştuğu,  aynı acıyı, aynı sevinci paylaştığıbir mücâhedenin ümmet coğrafyasındaki kıyâmıdır.

Kûtü’l-Amâre Zaferi, Osmanlı’nın tarihe mîras bıraktığı son altın sayfa olup; “Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez”[15]sözünü kuvveden fiile geçiren ümmet ve vahdet idrakiyle şekillenen bir milletin; ihlâs, kahramanlık, vatan sevgisi ve kardeşlik şuuruyla tüfek çattığı, askerlerimizin insanüstü bir gayret, kuvvet ve mukâvemetle savaşıp, cesâreti ve insâniyetiyle düşmanlarını bile kendisine hayran bıraktığı Devlet-i Aliyye’nin son şâheser fermânıdır.

Kûtü’l-Amâre Zaferi, Ay Yıldızlı bayrağımızın remzettiği değerler manzûmesinde ifâdesini bulan ve Tevhîd kalemiyle yazılan; “Sünnet sancağındaki îman”“Vahdet ırmağındaki umman” ve “Rahmet kucağındaki Sübhan yazısı”[16]dır…

İşte genel hatlarıyla ifâde etmeye çalıştığımız Kûtü’l-Amâre Zaferi; her türlü yokluğa ve yoksulluğa rağmen en büyük imkân olan îman gücüyle ve “dîn ü devlet mülk ü millet”  aşkıyla savaşan mübârek ecdadımızın Birinci Dünya Savaşı’nda elde ettiği en önemli iki zaferden birisidir.

29 Nisan 2016 günü yüzüncü sene-i devriyesini idrâk edeceğimiz Kûtü’l-Amâre Zaferi’ni, âriflerin; “Ne ağla ne gül bugün, anla yeter!”diyen nutk-ı şeriflerinin ışığında anlamamızın ve millî tarih şuuruyla idrâk etmemizin -gecikmiş de olsa- vaktidir. Çünkü artık Çanakkale Zaferi’ni ve Kûtü’l-Amâre destanını yazdıran “ruh kökümüzü”kıyama durdurmamızın, -biraz rötarlı olsa da- zarardan dönmemizin zamanıdır… ArtıkKûtü’l-Amâre Zaferi’nianmanın ötesine geçerekmillî şuurla idrâk etmemizin, anlamamızın, anlatmamızın ve bu aziz millete târihî mefâhirimiziunutturmamamızın vaktidir.Aksi takdirde kendi millî tarihine, gönül coğrafyasına sahip çık/a/mayan, millî ve mânevî değerlerinden, geçmişinde bîhaber olan, ecdâdına bu kadar yabancılaş/tırıl/an ya da onu görmezden gelen torunlar, o kahraman dedelerimizin kemiklerini sızlattır…Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen; ecdadımıza lâyık “Âsım’ın Nesli” bir gençliğin yetişmesi bizim istikbâle ümitle bakmamıza da vesîle olmaktadır. Üstad Necip Fâzıl’ın “Gençliğe Hitâbesi”nde; “Dîninin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kîninin ve kalbinin dâvacısı” diye vasfettiğimillî şuur sahibi alperenlerin ve Türk-İslâm Dâvâsı’nı şiâr edinen ülkücünesillerin varlığı kanayan gönül yaralarımıza merhem çalmaktadır.

Bu düşüncelerle29 Nisan 1916 tarihinde kazandığımızve 2016’da yüzüncü sene-i devriyesini idrâk ettiğimiz Kûtü’l-Amâre Zaferi’ni en kalbî duygularla kutluyor, bu vesileyle kaleme aldığımız yazımızı da Namık Kemâl’in “Vatan Şarkısı” şiirinden iki mısrâ ile noktalıyorum:

“Ecdâdımızın heybeti mârufu cihandır;

Fıtrat değişir sanma bu kan o kandır.”

Ve sözün bittiği yerde İlâhî Kelâm başlar…

“..İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn..”[17]

“..Velâ tekûlû limen yuktelu fî sebîlillâhi emvât.Bel ahyâun velâkillâ teş’urûn..”[18]

Kûtü’l-Amâre şehitlerive bilcümle şühedâ için “El Fâtiha!..” 

 

[1] İslâm Ansiklopedisi, VI, 1060
[2] Ferdinand Totel, El-Müncîd-İsimler Sözlüğü, 446
[3] Şemseddin Sâmi, Kâmusu’l-Âlam, V, 3909-3910
[4] İngilizler; Çanakkale Zaferimizi, Îtilaf Devletleri açısından bir mağlûbiyet olarak değil, kendileri açısından stratejik bir geri çekilme olarak değerlendirmekte, ancak Kûtü’l-Amâre’de “yüz karası bir yenilgi” aldıklarını kabul etmektedirler.
[5] Halil Paşa, Kûtü’l-Amare Kahramanı Halil Kut Paşa’nın Hatıraları, 164
[6] Halil Paşa, a.g.e.,163
[7] Mithat Cemâl Kuntay
[8] Winston Churchil
[9] Cemil Meriç, Bu Ülke, 92
[10] Hz. Ali (r.a.)
[11] Yavuz Bülent Bâkiler, Duvak, Anadolu, 38
[12] Tarihi kaynaklarda ve yayınlanan hâtıralarda 6. İngiliz Tümeni’nin esir edilen asker sayıları hakkında farklı rakamlar bulunmaktadır.  İngiliz General Townshend teslim olan personeli hakkında şu ayrıntıları vermektedir: “5 General, 272 İngiliz subayı, 2592 İngiliz eri, 204 Hint subayı, 6988 Hintli ve diğer erler, silahsız 3248 olmak üzere toplam 13309.” (Charles Vere Ferrers Townshend, Irak Seferi  ve Esâret, 573-574; Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2007.) General Townshend’ı teslim alan Halil Paşa ise hâtıralarında  Kûtü’l-Amâre ‘de verilen şehit, alınan esir ve düşman zâyiatı hakkında; “Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve on bin erini şehit vermiştir. Fakat buna mukabil bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.”demektedir. (Halil Paşa, İttihad ve Terakki’den Cumhuriyet’e Bitmeyen Savaş,131; Taylan Sorgun, Kum Saati Yayınları, İstanbul 2003) Ali İhsan Paşa ise hatıralarında tes­lim olan İngilizleri; “ 5 general, 481 subay ve 13.100 er” olarak belirtmektedir. (Ali İhsan Sabis,Harp Hâtıralarım,III, 175; Güneş Matbaası, Ankara, 1951)
[13] Halil Paşa,  Kûtü’l-Amâre Kahramanı Halil Kut Paşa’nın Hâtıraları, 164
[14] Halil Paşa, a.g.e., 164
[15] Mehmed Âkif Ersoy, Safahat,
[16] Abdurrahim Karakoç, Kan Yazısı, 10-11
[17] Bakara, 2/156; “..Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve  şüphesiz O’na döneceğiz..”
[18] Bakara, 2/154; “..Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız..”